- Kitap: Beş Şehir
- Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
- Yayınevi: DergâhYayınları
- Basım Yılı: 2007
- İlk Basım Yılı: 1946
- Sayfa Sayısı: 208
Bir Bursalı olarak Tanpınar denince akan sular durur bende. Yazarın kendisini en çok etkileyen beş şehirle ilgili gözlemlerini aktardığı bu kitaba da yaklaşık dokuz on yıl önce büyük hevesle başlamıştım; ancak yarım bıraktım. Kitabı şimdi nihayet tamamladığımda niye yarım bıraktığımı anladım. Ben Tanpınar’ın büyüleyici kaleminden onda derin izler bırakan beş adet şehrin tasvirini, yazara hissettirdiklerini okumayı beklemiştim; kendisi de kitapta bu izlenimi vermiş zaten:
Sade millet ve cemiyetlerin değil, şahsiyetlerin de asıl mâna ve hüviyetini, çekirdeğini tarihîlik denen şeyin yaptığı düşünülürse, bu iç didişme hiç de yadırganmaz. Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.”
Bununla birlikte çok farklı bir kitapla karşılaştım. Bu yüzden de benim açımdan hayal kırıklığı oldu kitap maalesef.
Zira kitapta edebi eserden çok tarih kitabı havası var – üstelik bilgiler de gayet kopuk kopuk ve doğruluğu şaibeli. Yazar özellikle Ankara ve Konya ile ilgili yazacak bir şeyler bulamamış hissi verdi bana. Ankara bölümü Ankara Kalesi tasviri ve cumhuriyetin kuruluşuna yönelik tek tük dokundurmalar içerirken Konya bölümünde Mevlana’dan ve tasavvuftan başka bir şeyden bahsetmemiş. Elbette kitabın en güzel, en hisli bölümü Bursa’ya ait olan kısım, zaten diğer şehirler hakkındaki bölümlerin başlığı yalnızca şehir ismi şeklinde iken Bursa’nınki “Bursa’da Zaman”. Bursa’nın Tanpınar’ı çok fazla etkilediği aşikar, hakkında yazdıklarını diğer şehirlerle kıyaslayınca çok belli oluyor bu etki. Yazarın hoş bir şekilde anlattığı diğer bir şehir de Erzurum. Erzurum’la ilgili yeni şeyler öğrenmemi ve şehri merak etmemi sağladı. Kitabın büyük kısmı ise İstanbul’a ayrılmış. İstanbul hakkındaki Bu kadar çok sayfa başta beni heyecanlandırsa da bu heyecan fazla sürmedi. Yazar Boğaziçi’nden başladığı anlatıma bolca padişah ve vezir hayatı, çeşitli seferler katarak yine hisli havasından çıkmış.
Ben biraz acımasızca eleştirmiş olabilirim, öyleyse Tanpınar’dan beklentimin büyük olmasıdır. Yine de asla okumayın demeye dilim varmaz tabii ki.
Kitaptan…
Fakat bizim acılarımız nedense hapsedilmeye mahkûmdur. Onlar, dinlenilmesi sadece tesadüfe bağlı birkaç türküde yaşıyor… Bugünkü nesil ortadan çekilince belki onlar da kaybolacak.”
Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi. Bu, eski ressamların tasvir etmekten hoşlandıkları şekilde, ölümün zaferi idi.”
Dört yıl, bu dağlarda kurtlara insan etinden ziyafetler çekilmiş, ölüm her yana doludizgin saldırmış, seçmeden avlamıştı. Uğursuz tırpan durmadan, bir saat rakkası gibi işlemiş, rastgeldiği her şeyi biçmişti. Bununla beraber, nüfusu altmış binden sekiz bine inen Erzurum Millî Mücadele’ye önayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş, yavaş yavaş sağ kalan hemşehrilerini toplamaya başlamıştı.
Ölümün zaferinin yanı başında, imkânsız bir kışın kasıp kavurduğu bir bahçede, buzların kilidi çözülür çözülmez başlayan o acayip baharlar gibi, yavaş yavaş hayatın türküsü yükseliyordu.”
Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştan başa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevî çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tesbit etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felâketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arasında bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder. Bu devir haddizatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan bahsederken “ruhaniyetli bir şehirdir” der.”
Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan “Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır.” diye düşünebilir.”
Fakat Bursa’da yeşilin mânası çok başkadır; o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükâfata çok benzeyen bir sükûnun fânî bir saate sinmiş mânâsıdır. Yeşil Türbe, Yeşil Cami der demez, ölüm muhayyilemizdeki çehresini değiştirir, “Ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkıyla yapan fâninin alnına bir sükûn ve sükûnet çelengi gibi uzanırım…” diye konuşur.”
Muhakkak ki bu eski şeyleri kendileri için sevmiyoruz. Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun veya bulunmasın, içimizdeki didişmeden kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz.”
