- Orijinal Adı: Vremeubezhishte
- Yazar: Georgi Gospodinov
- Yayınevi: Metis Yayınevi
- Basım Yılı: 2022
- İlk Basım Yılı: 2020
- Sayfa Sayısı: 296
- Çeviren: Hasine Şen Karadeniz
Zaman sığınağı, Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un 2023 Uluslararası Booker Prize ödüllü kitabı. Birçok kişi gibi ben de bu sayede kitaptan -ve yazardan- haberdar oldum. İyi ki de haberdar olmuşum.
İlginç aslında, okumakta zorlanmama rağmen beni etkilediği için elimden bırakamadığım, içinden birçok alıntıyı kaydettiğim bir kitap oldu Zaman Sığınağı. Konusu ve çıkış noktası mükemmel, beni okumaya iten de bu oldu zaten. Peki neyi anlatıyor bu kitap? Kısa bir cevap vermek pek mümkün değil bu soruya. Geçmişi mi? Hafızayı mı? Unutup gittiklerimizi ya da unutmakta zorlandıklarımızı mı? “Geçmişin cazibesi yalnızca geçmiş olmasındandır.” der Oscar Wilde Dorian Gray’in Portresi’nde. Peki geçmiş kime, neden cazip gelir? Bu tarz soruları ele almış yazar kitabında.
Romanın kahramanı, Gaustin isimli gizemli bir kişiyle (gerçek mi farazi mi olduğundan bir türlü emin olamadığımız biri) zaman klinikleri kurmaya başlıyor. Alzheimer hastalarına yönelik bu kliniklerde kişilere istedikleri on yılı hatırlatan eşyalar, müzikler, hatta yiyecekler bulunuyor. Bu sayede hastaların ve hafızasını kaybedenlerin rahat etmesi sağlanıyor. Sonrasında bu klinikler çok popüler oluyor ve tüm Avrupa’ya yayılmakla kalmayıp, insanları oylamayla hangi yıllara dönmek istediklerini seçecek hale getiriyor.
Kitabın özellikle ilk yarısı gayet sürükleyici iken ikinci yarısını okumak için kendimi hayli zorladım. Bunda benim kitapta gerçekten büyük yer tutan Bulgar tarihine hiç aşina olmayışım önemli bir faktör bence. Halk oylaması ile Avrupa’daki her devletin seçtiği on yılı neden seçtiğini, bunun yanında Bulgaristan’ın kültürünü ve tarihini çok uzun anlatması beni hikayeden kopardı.Zaman Sığınağı’nın, bir hikaye olarak değil de içerdiği yerinde tespitlerle bende iz bırakan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Geçmiş algımıza yönelik son derece çarpıcı bir çalışma olmuş.
Kitaptan…
Hafızasını kaybeden bu insanların bugün akın etmesi hiç de tesadüf değil… Bize bir şeyler söylemek için buradalar. Ve inan bana, bir gün, çok yakında, birçok kişi geçmişse kendi isteğiyle dönecek, hafızasını kendi özgür iradesiyle “yitirmeye” başlayacak. Gittikçe daha fazla insanın onun mağarasına saklanmak, geriye dönmek isteyeceği zamanlar geliyor. Güzel nedenlerle de değil bu arada. Geçmişin bomba sığınaklarını hazır etmeliyiz. İstersen onlara “zaman sığınağı” de.”
Geçmiş sırf başına gelenlerden ibaret değildir. Bazen sadece hayal ettiklerindir.”
Hafızası onu terk ediyor, arkadaşlarının onu kötü günlerinde terk ettiği gibi. Arkadaşı yok, yaşayan akrabası yok. Arayabileceği hiç kimse yok. Eğer birinin hafızasında değilsek, aslında var mıyız?”
Ancak canavar var, herkesin beklediği bir canavar. Ölüm diyeceksiniz, evet, doğru, ölüm onun kız kardeşi; ama canavar yaşlılıktır. Gerçek (ve yenilgiye mahkum olduğumuz) bir savaştır bu, parıltısız, havai fişeksiz, Aziz Petrus’a ait kakma dişi kılıçlar yok, sihirli zırhlar ve beklenmedik yardımcılar yok, arkanızdan ağıtlar yakılacağına dair umut yok, tören yok…”
Eh, bir cinayetin meşrulaştırılması gerektiğinde insan uygarlığı çok gelişmiştir. Onu bu konuda asla hafife almayın. Daima güzel bir sözcük uydurur. Ö-ta-na-zi. Kulağa eski bir Yunan tanrıçası ismi gibi geliyor. İyi, güzel ölümün tanrıçası. Onu elinde asa yerine zarif bir şırıngayla hayal ediyorum.”
Sürekli geçmiş üretiyoruz. Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider?
…
Geçmiş çürür mü, yoksa plastik poşetler gibi neredeyse hiç değişmeden etraftaki her şeyi yavaşça ve derinden zehirler mi? Bir yerlerde geçmişi geri dönüştürecek fabrikaların da olması gerekmiyor mu? Geçmişten geçmiş dışında bir şey yapmak mümkün mü? Ters yoldan, ikinci el de olsa, bir çeşit geleceğe geri dönüştürülebilir mi?”
Benden size bir nasihat, çocukken bıraktığınız yeri uzun bir aradan sonra asla ziyaret etmeyin, asla. Değiştirilmiştir, zamandan arındırılmıştır, terk edilmiştir, hayalet gibidir.
Orada. Hiçbir şey. Yoktur.”
Sanırım 1968’de henüz 1968 yoktu. Hiç kimse o zamanlar, vay anasını, bizim şu anda yaşadığımız, tarihe mal olan büyük 1968, demiyordu. Her şeyi olduktan yıllar sonra olur. Güya çoktan olup bitmiş olanın olması için- gecikmeyle, bir zamanlar fotoğraflar banyo edilirken görüntünün yavaşça karanlıktan belirmesi gibi zaman ve hikaye gerekir… Muhtemelen 1939’da da 1939 yoktu, sadece baş ağrısı ve kaygıyla uyandığın sabahlar vardı.”
Hafıza seni terk edemeyeceğin tek bir kişinin sabit sınırları içinde tutar, seni oraya zamklar. Unutkanlık seni özgür kılmak için gelir. Özellikler keskinliğini ve kesinliğini kaybeder, belirsizlik ise şekilleri bulanıklaştırır. Tam olarak kim olduğumu hatırlamıyorsam, herhangi biri, kendim bile, hatta küçükkenki kendim bile olabilirim.”
Sonuçta yazı da, insan hafızasının yeterli olmadığını hissettiğinde gelir. Mezopotamya’nın erken çivi yazılı kil tabletleri, beklediğimiz gibi, dünyanın sırları hakkında herhangi bir bilgeliği değil, bir sürüdeki koyun sayısı veya domuz için farklı kelimeler gibi pratik bilgileri saklıyor. İlk yazılı kaynaklar listedir. Başta (ve sonda) daima bir liste vardır.”
Hatırladığın sürece geçmişi bir kenarda tutarsın. Bir gece ormanın ortasında ateş yakmak gibidir. Etrafına iblisler ve kurtlar çökmüştür, geçmişin canavarları çemberi daraltır ancak geçmeye henüz cesaret edemezler. Alegori basit. Hafızanın ateşi yandığı sürece efendisin. Sönmeye başladığında ulumalar artacak ve canavarlar hep daha yakına gelecektir. Geçmişin tayfası.
Ne kadar az hafıza, o kadar çok geçmiş.”
Hiçbir zaman sana ait olmaz, hiçbir yer senin olmaz. Aradığın şey seni aramaz, rüyanda gördüğün rüyasında seni görmez. Başka bir yerde ve başka bir zamanda sana ait bir şeyin olduğunu bilirsin, bu yüzden de geçmişe ait odalar ve günlerden geçip durursun. Ama doğru yerdeysen zaman farklı olur. Doğru zamandaysan yer farklı olur.
Tedavisi yok.”
