- Orijinal Adı: The Underground Railroad
- Yazar: Colson Whitehead
- Yayınevi: Siren Yayınları
- Basım Yılı: 2017
- İlk Basım Yılı: 2016
- Sayfa Sayısı: 334
2016 yılının Amerikan menşeli edebiyat ödüllerini silip süpürmüş bir kitaptan bahsediyoruz bugün. Yeraltı Demiryolu; Pulitzer ve Arthur C. Clarke başta olmak üzere, Amerikan Ulusal Kitap, Amazon, Goodreads, New York Times, Wall Street Journal, Washington Post, Time, NPR, Oprah’s Book Club ödüllerine layık görülmüş. Her ne kadar ödüllü kitaplara mesafeli yaklaşsam da, sevdiğim birçok ödüllü kitap olduğu için bunları okumaya çalışıyorum yine de. Pınar Çelebi’nin “2020’de Okurlar Butik Yayınevleriyle Elele” etkinliği kapsamında Siren Yayınları’ndan çıkan kitaplara yönelik yaptığı çekilişte de tarihi bir kurgu olan ve methini çok fazla duymuş olduğum Yeraltı Demiryolu’na da bu sebeple talip olmuştum. Bu vesileyle kendisine ve Siren Yayınları’na da çok teşekkür ettiğimi belirtmek isterim.
Amerika’nın Kanayan Yarası: Kölelik
Klasik ama ne yazık ki doğru bir tespittir, hepimiz aşinayızdır buna: Köleliğin tarihi Amerika’nın tarihinden daha eskidir. 18. Yüzyıl’ın sonu, 19. Yüzyıl’ın başı olarak belirtilebilecek zaman diliminde, bazı eyaletlerde siyahilerin köleliğinin devam ettiği, bazı eyaletlerde ise özgürlükçü hareketlerin baş gösterdiği zamanlarda kölelerin ABD’nin güney eyaletlerinden özgürlükçü kuzey eyaletlerine ve Kanada’ya kaçmalarını sağlayan “gizli” bir kaçış yolunun adı aslında Yeraltı Demiryolu. Romanda da Güney’de bir plantasyonda köle olarak doğan genç bir kadının, Cora’nın annesi gibi bu yolu kullanarak özgürlüğe kaçışı üzerinden o dönemler ele alınmış. Önce bir cesaretle plantasyondan kaçmayı başaran Cora, kuzeye doğru gidiyor, siyahların köle olmadığı farklı bir hayatla tanışıyor; ancak ne yazık ki köleliğin prangalardan ve zincirlerden ibaret olmadığını da acı bir şekilde anlıyor.
Buraya kadar okuduklarınıza, yani konusuna baktığınızda kitap ilginizi çektiyse yalnız değilsiniz demektir. Benim de kitap hakkında ön bilgim bundan fazla değildi, siyahilerin zamanında çektiği sıkıntıları ele alan bu tarihi kurgunun ufuk açıcı bir okuma olacağını düşündüm. Ancak kitabı okuyunca bir miktar hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Evet, kitabın konusu gerçekten ilgi çekici; ancak ufkumu çok fazla genişlettiğini söyleyemeyeceğim maalesef. Bu yaptığım belki yanlıştı; ama romanı ister istemez siyahilere yapılan adaletsizlikleri konu alan Bülbülü Öldürmek ile kıyasladım okurken. Romanların geçtiği zaman dilimleri ve konuları farklı olmakla birlikte, bu konu hakkında bir kitap okuyacaksam tercihim kesinlikle Bülbülü Öldürmek olur, diye düşündüm hep. Ben kitabın kurgusunu zayıf buldum açıkçası. Bölümler farklı konuları ele alsa da, nihayetinde diğer bölümlerle bağlantı kuruluyor; ancak bu bağlar çok güçlü değil. Okuyucuyu kendine çeken, okuttukça okutan bir uslupta yazıldığını da söyleyemem. Özellikle ilk bölümdeki karakterlerin kim olduğu kolaylıkla anlaşılmıyor. Yazar sanki kafasında bildiği, aşina olduğu bir hikayeyi bize ortasından anlatıyormuş hissiyatı verdi bana. O yüzden kendimi romanın içindeymiş gibi hissedemedim.
Bunu söylerken haksızlık ediyor olabilirim; ama romanın sadece siyahileri, köleliği konu aldığı ve siyahi bir yazar tarafından kaleme alındığı için bu kadar çok ödüle layık görüldüğünü düşünüyorum. Özellikle Pulitzer Ödülü’nün edebî yönden çok başarılı olmayan bir kitaba verilmiş olması ödülü de sorgulamama yol açıyor. Zaten bu ödüle ilişkin “Göremediğimiz Tüm Işıklar”da uğradığım hayal kırıklığı “Yeraltı Demiryolu” ile iyice pekişti.
Son Söz
Yeraltı Demiryolu, özellikle konusu açısından benim için okunabilir bir kitap kategorisinde. Ancak şahsi görüşüm, kitaba fazla bir beklentiyle başlamamak gerektiği yönünde. Çünkü benim açımdan “dünyamı değiştiren”, “bana yeni bir bakış açısı kazandıran“, “ölmeden önce muhakkak okumam gereken” bir roman olduğunu söyleyemem…
Kitaptan…
“Bu insanlar hayatları boyunca aç kalmışlardı. Böyle bir şehri ilk defa görüyorlardı ama Jamestown’daki dillere destan atalar ırk ayrımı hükmünce toprağı nasıl ele geçirdiyse, bu insanlar da bu yeni toprağa izlerini öylece bırakacaktı. Özgür olmaları gerekiyor olsaydı, zenciler zincire vurulmazdı. Kızılderililerin topraklarını yitirmemesi gerekiyor olsaydı, o topraklar hâlâ onların olurdu. Bu yeni dünyayı ele geçirmek beyaz adamın kaderi olmasaydı, şimdi onun sahibi olamazdı.”
“Beyazlar bu topraklara yeni bir başlangıç yapmak, kölelikten kaçan özgür siyahlar gibi efendilerinin zulmünden kurtulmak için gelmişti. Ama kendilerine layık gördükleri idealleri başkalarından esirgiyorlardı.”
“Kızına sunduğu hem ilk hem de son şey bir özürdü. Cora yumruk kadarken, daha karnının içinde uyurken Mabel onu getirdiği dünya için kızından özür dilemişti. On yıl sonra çatı arasında yanında uyuyan kızından onu başı boş bıraktığı için yeniden özür diliyordu Mabel. Cora ikisini de duymadı.”
