- Orijinal Adı: Prokleta avlija
- Yazar: Ivo Andrić
- Yayınevi: İletişim Yayınları
- Basım Yılı: 2019
- İlk Basım Yılı: 1954
- Sayfa Sayısı: 108
- Çeviren: Müge Günay
Lanetli Avlu, Sırp bir papazın, Osmanlı İstanbul’undaki bir hapishanede geçirdiği iki ay üzerinden hapishane hayatını, içerideki mahkumların ve görevlilerin hapishane tecrübelerini ve ruh hallerini anlattığı bir uzun öykü. Türk, müslüman, yahudi, Ermeni, hıristiyan pek çok mahkumun kaldığı bu hapishane, masumiyetin asla kanıtlanamadığı, kimsenin kendini anlatamadığı, gerçekten de “lanetli” bir yer olarak tasvir edilmiş:
Çünkü İstanbul polisinin bağlı kaldığı kutsal ilkeye göre kentin dar sokaklarında suçlu aramaktansa masum birini avludan serbest bırakmak daha kolaydı.”
Çeşitli mahkumların hikayelerini okuduğumuz kitapta en fazla yer, ömrünü Cem Sultan hakkında araştırmalar yaparak geçiren ve taht için tehdit oluşturduğu gerekçesiyle hapse atılan Smyrnalı (neden İzmir değil de Smyrna?) bir mahkuma ayrılmış. O mahkum üzerinden Cem Sultan’ın ayrıntılı hikayesini okuyoruz. Yazarın bu konuyu niçin seçtiğini anlayamasam da hayatını onun yaşamış olabileceği gibi canlı bir üslupla aktardığını söyleyebilirim.
Ben İvo Andriç’in Lanetli Avlu da dahil olmak üzere sadece iki kitabını okudum. Her iki kitap da bana önyargılarla dolu geldi. Bu sebeple Barış Özkul’un önsözünde yer alan “Öykü anlatıcısının Müslüman ya da Hıristiyan, Boşnak ya da Ermeni; Türk ya da İtalyan olmasının ise önemi yoktur; bütün büyük edebiyatçılar gibi Andriç de dinsel ve ulusal aidiyetlere eşit mesa fededir.” ifadelerinin fazla iyiniyetli ve gerçekten uzak bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Yazarın Nobel ödülü almasının en büyük sebebi olarak gösterilen “Drina Köprüsü” romanı bence tamamen Osmanlı düşmanlığı üzerine kuruluydu, bu kitapta da pek fark göremedim. Yazar söylenenlere göre, Lanetli Avlu’yu kendi hapishane tecrübesinden yola çıkarak yazmış. İvo Andriç, Saraybosna Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yönetimi altındayken doğmuş ve 1922 yılında, Habsburg Hanedanlığını eleştirdiği için yine Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarında ve o yönetim tarafından hapse atılmış. Bu durumda lanetli avlu olarak neden Osmanlı Devleti İstanbul’unun hapishanesinin avlusunu seçmiş?
İstanbul’da gün doğumu! Anlatılmaz bir hadise. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ve göremem de (Tanrı gerçekten de her güzel şeyi düşmana mı verir!) Gökyüzü pembe bir kor gibi parlar ve sonra aşığı yeryüzüne iner; herkese yeter bu; zengine ve yoksula, Sultan’a, köleye ve mahkuma.”
Diğer taraftan, Andriç’in gerçekten başarılı bir hikaye anlatıcısı olduğu inkar edilemez. Kısacık kitaba birçok hikayeyi sığdırmayı başarmış ve bunları da birbirilerinden kopuk olmayan bir şekilde anlatmış. Aynı şekilde, kitapta Cem Sultan’ın hikayesi de canlı bir şekilde yer almış.
Son olarak çeviriyle ilgili değinmek istediğim bir husus var. Cem Sultan üzerine araştırmalar yapan mahkumun ismi çeviride bazen Kamil bazen Cemil olarak geçiyor. Hem de bu hata aynı sayfada bile yapılmış. Böyle bir hatanın gözden kaçırılması İletişim Yayınlarına hiç de yakışmamış doğrusu.
Kitaptan…
İki gün önce burada, hayatta olan birinden kalan eşyaların dökümünü yapan bu insanların görünüşünde dikkate değer bir şey vardı. Kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi yolunda giden muzaffer yaşamı temsil ediyorlardı. Mutlu galipler değillerdi. Tek hünerleri merhumdan daha uzun yaşamış olmalarıydı. Ve belli bir mesafeden baktığınızda hırsızları andırıyorlardı biraz; fakat eşyaların sahibinin geri dönmeyeceğini, çalışmalarını sürdürürken karşılarına çıkıp onları şaşırtmayacağını bilen, cezalandırılmayacaklarından emin hırsızları. Büsbütün öyle değillerdi ama vaziyetleri bunu akla getiriyordu.”
Yakınlık kurduğumuz kişilerle ilk temasımıza ilişkin ayrıntıları genellikle unuturuz; sanki onları hep tanıyormuşuz ve ezelden beri bizimle birliktelermiş gibi hissederiz. Aklımızda kalan yalnızca, ara sıra anımsadığımız birbiriyle bağlantısız görüntülerdir.”
Her zaman çok konuşan kişileri az çok yargılama eğilimi gösteririz, özellikle de onların üzerinde doğrudan bir etkisi olmayan bir şeyden söz ediyorlarsa, hatta bu tip insanları, usandırıcı gevezeler olarak küçümseriz. Fakat bunu yaparken, bu insanın son derece sıradan ve insani sayılabilecek bu hatasının iyi tarafları olduğunu da görmeyiz.Çünkü eğer gördüklerini ve duyduklarını ve bu bağlamda deneyimlediklerini veya düşündüklerini konuşarak ya da yazarak tarif etme ihtiyacı duyan böyle kişiler olmasaydı başkalarının ruhsal durumları ve düşüncelerine, başka insanlara ve sonuç itibarıyla kendimize, hiç görmediğimiz ya da görme şansımızın olmadığı farklı kentler ve diyarlara ilişkin ne bilebilirdik?”
‘Fakat ilim bu, kitap onlar!’ diye araya girdi kadı öfkeyle, insanların kıt görüşleri nedeniyle kendi zekalarına, bakış açılarına ve tüm yargılarının doğruluğuna sonsuz bir inanç duymalarının ne kadar tehlikeli ve zararlı olabileceğini tecrübesinden biliyordu.”
Genelde böyle olur. Görmeyi umduğumuz kişiler onları düşündüğümüz ve en çok beklediğimiz zamanlarda değil, aklımızdan hiç geçmedikleri anlarda ortaya çıkarlar. Ve onları görmekten duyduğumuz sevincin, içimizin onu bastırdığımız derinliklerinden çıkması biraz zaman alır.”
‘İyileşemiyorum iyi kalpli rahip,’ dedi, ‘çünkü hasta değilim, ne isem oyum ve insan kendi olmaktan kurtulamaz.”
