- Orijinal Adı: Remains of the Day
- Yazar: Kazuo Ishiguro
- Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
- Basım Yılı: 2015
- Sayfa Sayısı: 206
- Çeviren: Şebnem Susam-Saraeva
Genel olarak pek sevemiyorum Nobel’li yazarların kitaplarını. Bunun “Ödül alan kitap/yazar muhakkak şişirilmiştir.” önyargısıyla bir alakası yok, okuduğum birkaç kitap beklentilerimi karşılamadı sadece. Kazuo Ishiguro da 2017 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bir yazar. Ama ben kendisiyle yaklaşık altı yıldır tanıştığım için benim açımdan Nobel’li yazar kategorisine girmiyor. İlk defa “Beni Asla Bırakma” kitabının filmini izlediğimde tanımıştım Ishiguro’yu. Yazarı araştırdığımda ilgimi esas olarak “Günden Kalanlar” isimli kitabı çekmişti, kitabı hemen okumak istedim ama baskısı tükenen eseri sahaflarda bile bulamadığımdan okunacaklar listesine ekleyip bekledim çaresiz. 1989 Man Booker ödüllü kitap 2015 yılının mart ayında Yapı Kredi Yayınlarının yeniden basıldığında ise hemen kütüphaneme girmiş ve okunmuştu bile.
Kitap için bir baş uşak olan Stevens’ın geçmişe yolculuğu denebilir aslında. Zamanla İngiliz malikaneleri de değişimden nasibini alır ve eskiden Lord Darlington’a ait olan Darlington Hall isimli malikanenin yeni sahibi bir Amerikalı olur. Malikanenin baş uşağı Stevens da evden artık yeni Amerikalı sahibine karşı sorumludur. Kurallara sonuna kadar bağlı, asla taviz vermeyen, tam bir İngiliz “baş uşak” (butler) olan Stevens, yeni efendisinin de izniyle, evlenerek ayrıldığı güne kadar malikanede çalışan, daha sonra da mektubunda malikanede çalışmaya geri dönebileceği izlenimini verdiğini düşündüğü kahya Bayan Kenton’la buluşmak üzere bir araba yolculuğuna çıkar.
Stevens’ın karakterinde İngiliz kuralcılığını en güzel şekilde görüyoruz bence. Malikanenin baş sorumlusu olarak kendini Lord Darlington’a ve Darlington Hall’a adayan baş uşak, hayatında başka bir şeyin yer almasına izin vermez. Aynı malikanede uşak olarak çalışan babasıyla ve prensipleri yüzünden asla açılamadığı Bayan Kenton’la ilişkileri bunun en açık örneğidir. Sadece prensiplerle ve Lord Darlington ile malikaneye hizmetle geçen yılların ardından geriye baktığında ise, pek açık olarak itiraf etmese de, hayatından (“günden”) kalanlar belli belirsiz bir pişmanlık olarak çıkar karşısına.
Sadece baş uşağın hayatı anlatılmıyor kitapta. Lord Darlington’ın şahsında, savaş sonrasında İngiliz asillerin bir kısmının Almanlara beslediği, neredeyse Nazi yanlısı denebilecek sempatiden de bahsediliyor. Kitap bu yönüyle de farklı bir bakış açısı sunuyor aslında.
‘Açık konuşayım. İngiltere’de çoğumuz Fransızların şu andaki tutumunu namert buluyoruz. Siz bunu mizaç farklılığı olarak adlandırabilirsiniz pekala; ama ben çok daha öte bir şeylerden söz ettiğimizi düşünüyorum. Bir anlaşmazlık bir kere çözümlendi mi, düşmandan böylesine nefret etmeye devam etmek yakışıksızdır. Bir adamı dize getirdinizse, iş orada bitmelidir. Onu bir de tekmelemeye kalkışmazsınız. Bize göre Fransızların tavrı gitgide barbarlaşıyor.’”
Kitaptan uyarlanan 1993 tarihli aynı adlı bir film (The Remains of the Day) de var. Filmin başrollerinde Anthony Hopkins (Stevens) ve Emma Thompson (Bayan Kenton) yer alıyor. Filmin her iki oyuncunun da muhteşem oyunculuğuyla zenginleşerek kitabın duygusunu insana hissettiren gayet başarılı bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim. Filmi uzun yıllardır bilmeme rağmen kitabın baskısını bulup okuyana kadar izlemedim. Sinemaya uyarlanan kitapları izlemem gerekiyorsa – ve bir seçim hakkım varsa- öncelikle kitapları seçerim çünkü. “Günden Kalanlar”da da böyle yaptığım için memnunum.
Velhâsıl, buram buram İngiliz kültürü kokan; ama aynı zamanda yaşanmamış bir hayatı, yarım kalmış bir aşkı da anlatan bu kitap, Japon kökenli bir Britanyalının gözünden I. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sini görmek için iyi bir seçenek bence…
Kitaptan…

Bizim meslektekiler, kırlarda dolaşmak, resimlere konu olabilecek güzellikte yerler gezmek açısından ülkeyi fazlaca görmüş sayılmazdık belki; ama aslında bu toprağın en önemli hanımefendi ve beyefendilerinin bir araya geldiği evlerde yaşadığımız için İngiltere’yi pek çok insandan daha fazla ‘görmüş’ sayılırız.”
Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak; güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz.”
Dünya, genel oy hakkıyla yönetilemeyecek kadar karmaşık bir yer hâline geldi. Tartışa tartışa işleri çıkmaza sokan, sürüsüne bereket meclis üyesi için de… Bundan birkaç yıl önce, bu yöntem gayet iyi işliyordu belki; ama ya bugün?”
Ne de olsa, zamanı geriye döndüremezsiniz artık. İnsan oturup böyle olmasaydı nasıl olurdu diye ömür boyu kafa yoramaz. Çoğu insan kadar iyi, hatta belki daha iyi şeylere sahip olduğunu fark edip şükretmeli.”
Akşam, pek çok insan için günün en güzel zamanı. Öyleyse, bu kadar çok dönüp ardıma bakmamam, daha olumlu bir görüş açısı benimsemem ve günümden arda kalanları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışmam gerektiği öğüdünde gerçek payı vardır, belki. Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? Şu acı bir gerçek: Gerek sizin gerekse benim gibilerin, yazgımızı, dünya dediğimiz bu tekerleğin göbeğinde yer alan ve bizim hizmetlerimizden yararlanan o büyük beyefendilerin ellerine bırakmaktan başka pek bir seçeneğimiz yok. Yaşamınızın akışını denetim altına alabilmek için ne yapabilirdiniz, ne yapmazdınız, bunları düşünerek kendinizi yiyip bitirmenin ne anlamı var? Bizim gibilerin, hiç değilse doğru ve değerli bir şeye ufak da olsa katkıda bulunmaya çalışmamız yeterli olacaktır kuşkusuz. Kimilerimiz böylesi yüce amaçlar uğruna yaşamda pek çok şeyi feda etmeye hazırsa, sonuç ne olursa olsun, bu çaba kendi başına bir gurur ve memnuniyet kaynağı olmalıdır.”
