- Orijinal Adı: Die unendliche Geschichte
- Yazar: Michael Ende
- Yayınevi: Pegasus Yayınevi
- Basım Yılı: 2017
- İlk Basım Yılı: 1979
- Sayfa Sayısı: 506
- Çeviren: Saadet Özkal
Dünyaca sıkıntılı, her daim tetikte olduğumuz, gelecek günlerin ne getireceğini tam bir belirsizlik ve endişeyle beklediğimiz şu karantina günlerinde tavsiye kitap listeleri kol geziyor ortalıkta. Ne yazık ki bu listelerde yer alan kitapların çoğu distopya türünde. Ancak distopik roman türünün sıkı bir hayranı olan benim için şu aralar bu tarz karamsar romanlar okumak hiç de cazip gelmiyor açıkçası. Hele önerilerde ilk sıradan asla düşmeyen, okuduğumda çok çok beğendiğim “Körlük“ romanını korona günlerinde hatırlamak bir yana, bir an önce aklımdan silmek istiyorum. “Bitmeyecek Öykü”nün baş kahramanı Bastian gibi düşünüyorum bu açıdan:
Bastian’ın düşünceleri istemeye istemeye gerçeğe döndü. Bitmeyecek Öykü’nün gerçekle ilgisi olmamasından hoşnuttu. Tümüyle sıradan birinin, tümüyle sıradan hayatındaki, tümüyle sıradan olayları keyifsiz ve karamsar bir uslupla anlatan kitapları hiç sevmezdi. Gerçeklerden bıkmıştı zaten, bir de ne diye okuyacaktı onları? Ayrıca, kendisini bir yere çekmek istediklerini hissetmekten nefret ederdi. O tür kitaplarda da hep bir yere zorla çekilirdi insan.
Bastian, heyecanlı ya da eğlenceli ya da insanın okurken düşler kurabileceği, içlerinde hayal ürünü varlıkların masalsı serüvenler yaşadığı ve orada olabilecek her şeyi kafasında şekillendirebileceği kitapları seviyordu.”
Ben daha fazla karamsarlığa kapılmamak için eğlenceli kitaplar okumayı yeğliyorum bu dönemde. Çocuk kitapları da işte tam bu noktada büyük kurtarıcı.
Çocuk edebiyatının büyük ustalarından Michael Ende ismine özellikle “Momo” kitabı sayesinde aşina olmayan çok az kişi vardır. Ben de yazarı bu kitapla ve ileri bir yaşta tanımıştım. Ya benim çocukluğumda pek popüler değildi Ende, ya da ben gözden kaçırmıştım kendisini. “Momo”yu yirmi beş yaşından sonra, “Bitmeyecek Öykü”yü ise ancak yirmi dokuz yaşında okumuş olmam benim zaafiyetim olmuş. Ama neyseki bir zarardan döndüm, okunacak diğer Ende kitapları da yanıma kâr kalsın diyelim.
İç içe iki farklı hikayeyi anlatarak başlayan kitaptaki hikayeler sonrasında birleşiyor. Bastian Bulthasar Bux isminde, annesini kaybetmiş, onu çok seven ama pek fazla yakınlık kuramadığı babasıyla yaşayan, arkadaşlarının sürekli alay ettiği, kendi halinde, kitap okumayı ve hikayeler uydurmayı seven, şişko bir çocuk kahramanımız. Bastian bir gün okul yolunda yine kendisiyle alay eden arkadaşlarından kaçarken bir sahafa sığınıyor. Sahafın sahibi olan aksi bir adamın o esnada “Bitmeyecek Öykü”yü okuduğunu fark eden Bastian için müthiş bir kitap fikri bu – asla bitmeyecek bir öykü! Ne yazık ki huysuz sahaf Bastian’a hiçbir şekilde kitap satmayacağını söylediği için kahramanımız istemeye istemeye kitabı çalıyor ve okula koşup tavanarasına saklanarak Bitmeyecek Öykü’nün içine dalıyor.
“Bitmeyecek Öykü”, Fantazya isimli bir diyarda geçiyor. İçinde tek sınırı hayaller olan varlıkların yaşadığı bir yer olan Fantazya, yöneticisi Çocuk İmparatoriçe’nin çok hasta olması sebebiyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu diyarın kurtulabilmesinin tek yolu ise bir insanın Çocuk İmparatoriçe’ye yeni bir isim vermesi. Bastian da kitabı adeta yaşayarak okurken kendini hikayenin ve Fantazya’nın içinde buluveriyor. Bu arada yöneticinin çocuk imparator değil de çocuk imparatoriçe olmasının çok hoş bir ayrıntı olduğu kanaatindeyim.
Hikayenin bu minvalde ve tahmin edilebilir bir şekilde ilerlediğini düşünmek yanıltıcı olur. 500 sayfalık kitap yalnızca Bastian’ın Fantazya’ya ulaşmasını değil, orada başına gelenleri de ayrıntılı biçimde konu ediyor. Bastian’ın Fantazya’daki her adımı yeni bir macera; bu maceraların onu değiştirmesini, şekillendirmesini de okuyoruz. Michael Ende asla mesaj verme kaygısı taşımadan (ya da bu kaygıyı müthiş bir ustalıkla gizleyerek) aslında çok önemli mesajlar veriyor. Bu mesajlar da çocukların yanında yetişkinlerin de yararlanması gereken türden bence. Başka bir ifadeyle, “Küçük Prens”e nasıl sadece bir çocuk kitabı gözüyle bakmak doğru değilse, “Bitmeyecek Öykü”yü de zamansız ve düşündüren kitaplardan saymak gerekli.
Kitabın diğer bir özelliği de A’dan Z’ye alfabedeki her harfle başlayan bir bölümünün olması. Yazar bu bölümleri o kadar güzel doldurmuş ki; Ende’nin hayalgücünün genişliği karşısında şaşıp kalmamak elde değil. Ende’nin karakterlerinden her biri üzerine bir fanstastik kitap kurgulanabilir. Açıkçası fantastik edebiyatın hayli popüler olduğu günümüzde, pek çok ödüle de layık görülmüş “Bitmeyecek Öykü”nün pek rağbet görmüyor olması beni üzdü. “Yüzüklerin Efendisi” ile Tolkien’in Orta Dünya’yı anlattığı diğer kitapları ve gönlümdeki tahtın bir numaralı sahibi “Harry Potter” serisini bir kenara bırakırsak; “Bitmeyecek Öykü”nün vampirli-zombili-ejderhalı kitaplardan çok daha fazla okunması ve üzerinde konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Kitaptan…
Bastian kitaba baktı.
‘Acaba,’dedi kendi kendine, ‘bir kitap kapalıyken içinde neler oluyor?’ Doğal olarak yalnızca kağıdın üzerine basılmış harfler var içinde ama buna karşın, bir şey oluyordur mutlaka çünkü ben kitabı açınca ortaya birden koskoca bir öykü çıkıyor. Önceden tanımadığım kişiler, her tür serüven, olaylar, kavgalar oluyor… Kimi zaman denizde fırtınalar çıkıyor ya da yabancı ülkelere, yabancı kentlere gidiliyor. Yine de hepsi bir biçimde kitabın içinde. Okunmalı ki yaşansın, bu belli. Ama bunlar çoktan kitabın içinde zaten. Acaba nasıl oluyor bu?'”
Biz yaşlıyız ufaklık, çok yaşlı. Yeteri kadar yaşadık. Çok şey gördük. Bizim kadar çok bilenler için hiçbir şey önemli değildir artık. Her şey durmadan yinelenir, gece gündüz, yaz kış. Dünya boş ve anlamsızdır. Her şey bir çemberde döner durur. Gelen gitmek, doğan ölmek zorundadır. İyilikle kötülük, aptallıkla bilgelik, güzellikle çirkinlik, hepsi birbirini yok eder. Her şey boştur. Hiçbir şey gerçek değildir. Hiçbir şey önemli değildir.”
Birey onların gözünde hiçti. Birbirlerinden hiç farkları olmadığı için de, hiç kimse yeri doldurulmaz değildi.
Oysa Bastian, yalnızca ötekiler gibi biri değil, birey olmak, biri olmak istiyordu. Olduğu gibi sevilmek istiyordu. Yskalnari toplumunda uyum vardı ama sevgi yoktu.
Artık en büyük, en güçlü ya da en akıllı olmak değildi istediği. Tüm bunları geride bırakmıştı, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, akıllı ya da aptal, olduğu haliyle, tüm yanlışlarıyla, hatta doğrudan bunlar yüzünden sevilmeyi özlüyordu.”
Ama insan, dilekleri canının istediği gibi ne çağırabilir ne de bastırabilir. Dilekler, ister iyi ister kötü olsunlar, tüm niyetlerden çok daha derindedir içimizde. Ve hiç hissedilmeden doğarlar.”
Dilek dilemeyi, ancak dünyanı hatırladığın sürece yapabilirsin. Buradakiler bütün anılarını tükettiler. Geçmişi olmayanın geleceği de yoktur. Onun için artık yaşlanmıyorlar da. Şunlara bir bak! İçlerinden bazılarının bin yıldır, hatta daha uzun zamandan beri burada olduğuna inanabiliyor musun? Ama onlar oldukları gibi kalıyorlar. Onlar için değişen bir şey olamaz artık çünkü artık kendileri de değişemezler.”
