- Orijinal Adı: Villette
- Yazar: Charlotte Brontë
- Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
- Basım Yılı: 2011
- İlk Basım Yılı: 1853
- Sayfa Sayısı: 560
- Çeviren: Nevhiz Aksunkur
Meşhur, muhteşem, İngiliz edebiyatına yepyeni bir soluk getiren Brontë kardeşlerden “Jane Eyre” muharriri Charlotte’un son romanı “Villette”. 1853’te yayımlanmış olan bu roman, Mina Urgan’ın “İngiliz Edebiyatı Tarihi” isimli incelemesinde belirttiğine göre;
“Shirley‘den çok daha değerli, hatta birçok eleştirmen ve bu arada Victoria Çağı’nın en ünlü kadın romancısı George Eliot’a ve bizim çağımızın en ünlü kadın romancısı Virginia Woolf’a göre, Charlotte Brontë’nin başyapıtı sayılan Jane Eyre’den de daha değerlidir.”
Benim edebî bilgim George Eliot ya da Virginia Woolf ile kıyaslanabilir düzeyde olmadığından bu roman Jane Eyre‘dan daha değerli midir, değil midir, onu bilemem. Ancak Jane Eyre‘nin en azından benim için daha değerli olduğunu söylemeliyim. Bu durum belki çocukluğumuzdan beri o hikayeye aşina olmaktan, belki Jane Eyre‘daki gizemli ve macera dolu olayların çekiciliğinden kaynaklanıyordur. Tek söyleyebileceğim, Jane Eyre benim için Villette‘ten daha heyecanlı bir okuma olmuştu. kitabı bitirmemin dört ay sürmüş olması da bunun bir göstergesi sanırım.
“Profesör“, “Villette” ve Charlotte Brontë
Yaklaşık dört yıl önce Charlotte Brontë’nin “Profesör” isimli romanını okumuştum (Romanın yorumu için bkz. Profesör). Villette‘i okuyan biri için de kitabın Profesör ile çok benzer ögelere sahip olduğunu fark etmemek imkânsız. Nitekim sonradan öğrendiğime göre zaten yazarın ilk romanı olan Profesör, Villette‘in taslağı olarak kabul ediliyormuş ve bu sebeple bu esere edebî çevrelerde büyük bir önem de atfedilmiyormuş. Gerçekten de, iki roman ele aldığı konular ve içerdiği ögeler açısından hayli benzerlik taşısa da, Villette‘in edebî açıdan Profesör‘den çok çok daha üstün olduğu şüphe götürmez. Hatta edebî olarak Jane Eyre‘dan da daha üstün olduğu söylenebilir, belki de bu yüzden Jane Eyre okurken daha çok keyif vermiştir bana. Villette‘te öyle tahliller, öyle çıkarımlar yer alıyor ki; yazarın hem gözlem yeteneğine hem de anlatım gücüne saygı duyuyor insan ister istemez.
Villette‘te, gerek Jane Eyre‘da gerekse de Profesör‘de olduğu gibi genç yaşta parasız bir şekilde tek başına kalan ve hayatını kendisi kazanmak zorunda olan bir genç kızımız baş kahraman: Lucy Snowe. Lucy para kazanmak üzere zorunluluktan dolayı kendisini adasından Kıta Avrupası’na atıyor ve tesadüfler onu hayalî Villette şehrine götürüyor. Villette, Avrupa’da Fransızca konuşulan bir şehir. Gerçekte var olmamasına, yazar tarafından yaratılmış olmasına rağmen Villette’in aslında Brüksel olduğu kolayca anlaşılıyor. Sanırım bunda bilinen hayat hikayesinin yanı sıra Brontë’nin müthiş tasvir yeteneğini de göz ardı etmemek gerek. Şehrin sokaklarını, kasvetini, büyük meydanı gerçekten de canlı bir şekilde anlatmış.
Bildiğimiz üzere Charlotte Brontë de gençliğinde Brüksel’de bir okulda öğretmenlik yapmış, Püriten bir İngiliz olarak Belçika’da yaşarken zorluk çekmiş, çalıştığı okulun müdiresi ile de arası pek iyi olmamıştır. Yazarın tüm bu yaşadıklarının ve daha fazlasının izlerini hem Profesör‘de hem de Villette‘te açıkça görmek mümkün.
Romanın Konusu
Fazla ayrıntıya ve kitap içeriğine girmeden romandan biraz bahsedecek olursam; bir kelime bile Fransızca bilmeyen genç kızımız Lucy, gemiyle bir akşam vakti ulaşıyor Villette’e ve tesadüflerin yardımıyla gemide tanıştığı bir genç kızın bahsettiği, Madam Beck tarafından işletilen kız okuluna dadı olarak kabulüyle de şansı yaver gitmiş oluyor. Önceleri sadece Madam Beck’in kızlarına dadılık, öğrencilerin ayak işleri gibi hususlarla ilgilenmekteyken zamanla İngilizce öğretmenliğine terfi ediyor Lucy. Okulda hayat aşırı kontrolcü Madam Beck’e ve onun aksi kuzeni Paul Emmanuel’e rağmen Lucy için fena geçmiyor. Tabii ki Katolik bir memlekette Püriten bir “kafir” olmasının da kendisi için artı puan olduğu söylenemez. Yine de yaşayıp gidiyor Villette’te Lucy. Tabii ki bu hayatı monoton değil, bu genç kızın başından da 560 sayfayı dolduracak maceralar geçiyor. Yalnız o maceralardan bahsedersem kitapla ilgili bilgi vermiş olacağım için konusunu anlatmakla yetiniyorum.
Son olarak belirtmem gereken bir husus da, romanda tesadüf ögesine geniş yer verildiği. Kitapla ilgili bir yorumda “Dickensvari tesadüflerin çok fazla olduğu” belirtilmişti, ki ben de katılıyorum buna. Tesadüfler sürekli bir yerlere, birilerine götürüyor kahramanımızı. Ara ara gotik ögelere de yer verildiği görülüyor ayrıca. O dönem edebiyatı göz önüne alındığında çok da şaşırtıcı bir durum değil elbette bu.
Kitaptan…
“Bu dünyadaki hiçbir saçmalık, bana mutluluğu beslememin söylenmesi kadar boş gelmiyordu. Böyle bir öğüdün anlamı ne olabilir? Mutluluk toprağa ekilip, gübrelenen patates değil ki. Mutluluk, Cennet’ten üzerimize serpilen bir ışıktır. O, bir yaz sabahında bir goncadan ve Cennet’in altın meyvelerinden ruha düşen bir çiğ damlasıdır.”
