- Orijinal Adı: Burmese Days
- Yazar: George Orwell
- Yayınevi: Can Yayınları
- Basım Yılı: 2017
- İlk Basım Yılı: 1934
- Sayfa Sayısı: 341
- Çeviren: Deniz Canefe
George Orwell’ın eserlerini çok seviyorum. Öyle ki, kitaplarını bir anda okuyup bitirmeye kıyamıyorum ve ara ara okuyorum. Uzun zamandır merak ettiğim Burma Günleri en son okuduğum kitabı oldu.
Şimdilerde “Myanmar” olarak bilinen “Burma”, 1885 yılında İngilizler tarafından işgal edilen Hindistan’a idari olarak bağlı bir bölge ilan edilmiş (bkz: www.gradesaver.com). Eric Arthur Blair, nâm-ı diğer George Orwell da bir dönem kraliyet polisi olarak Burma’da görev yapmış ve İngiliz sömürgesi hakkındaki izlenimlerini bu romanında aktarmış. Yazarın ilk romanı olan kitap, çoğu kişi tarafından diğer eserleri kadar başarılı bulunmasa da, bana Orwell okuduğumu sonuna kadar hissettiren bir eser oldu. Kitapta İngilizlerin sömürdükleri ülke insanlarına davranış şekilleri, onların ileri gelenlerini bile aralarına almakta gösterdikleri katı tutum ve buna karşılık Burma’nın önemli kişilerinin kendilerini “medeniyetle” tanıştıran “efendilerine” olan körükörüne bağlılıkları resmedilmiş. Orwell “Neden Yazıyorum” adlı deneme kitabında şu şekilde bahsetmiş Burma Günleri’nden ve kitabın özelliklerinden:
O zamanlar kitap yazmak istediğim söylenebilirse,ne tür kitaplar yazmak istediğim ortadaydı: Mutsuz sonları olan; ayrıntılı tasvirler, çarpıcı benzetmeler ve sözcüklerin bir ölçüde kendi sesleri uğruna kullanıldığı ağdalı pasajlarla dolu muazzam natüralist romanlar yazmak istiyordum. Ve otuz yaşındayken yazdığım, ama çok daha önceden tasarlamış olduğum ilk tamamlanan romanım Burma Günleri, gerçekten de daha çok bu tarz bir kitaptır.” (George Orwell, Neden Yazıyorum, Sel Yayıncılık, 2012)
George Orwell kendinin de belirttiği gibi gayet natüralist bir roman yazmış bence. Kitabı okurken Burma’nın uçsuz bucaksız yeşil cangılları da; sıcak, nemli, yapış yapış iklimi de, şehir merkezi de, İngiliz centilmenler kulübü de insanın gözünde açık bir şekilde canlanıyor. Romanın ana karakteri olan İngiliz kereste tüccarı Flory’nin zihninde geziniyoruz rahatça. Eğer natüralist edebiyat olayların resmini çekmekse, Orwell çok net bir resim çekmiş. Flory, İngilizlere hayran Burmalı (yerli) arkadaşı Dr. Veraswami ile sohbet ederken Burmalı “büyüklerin” bakış açılarını, kulüpteki İngiliz “centilmen” dostlarıyla konuşurken de İngiliz yönetiminin sömürgelerini nasıl gördüklerini anlıyoruz. Sömürenlerin, sömürdükleri topraklara refah götürmek bir yana, onlara daha çok zarar verdiklerini yerinde bir bakış açısıyla gösteriyor bize.
Orwell eserleri hakkında objektif olamama ihtimalim varsa da, ben çok beğendim bu romanı ve okunması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum. Ne kadar ölçü olduğunu düşünürsünüz bilmem; ama kitabın ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde yer aldığını da belirteyim…
Kitaptan…
Macgregor “karalar” sözcüğünü duyunca gerildi; çünkü Hindistan’da bu sözcük çok aşağılayıcıydı. Doğululara karşı hiçbir önyargısı yoktu; aslında onlara derin bir düşkünlüğü vardı. Ellerine özgürlük verilmemesi koşuluyla, yaşayan en sevimli halk olduklarını düşünürdü.”
“Ama sevgili dostum, hangi yalanla yaşıyorsunuz?”
” Zavallı siyah kardeşlerimizi soymak için değil, onları kalkındırmak için burada olduğumuz yalanıyla elbette. Sanırım bu oldukça doğal bir yalan aslında. Ama bizi çürütüyor, bizi öyle bakımlardan çürütüyor ki hayal bile edemezsin. Sürekli olarak bir üçkağıtçı ve yalancı olduğumuz duygusuyla yaşıyoruz, bu bize işkence ediyor ve gece gündüz kendimiz aklamaya zorluyor. Yerlilere karşı hayvanca davranışlarımızın yarısının altında bu yatıyor. Yalnızca hırsız olduğumuzu itiraf etsek ve sonra da palavralarla uğraşmadan hırsızlığımıza devam etsek, biz Anglo-Hintliler neredeyse dayanılabilir insanlar bile olabilirdik.”
Zırva bunlar sevgili doktor. Kabul ediyorum, delikanlılara viski içmeyi ve futbol oynamayı öğretiyoruz; ama bundan başka pek bir şey öğrettiğimiz yok. Okullarımıza bak – ucuz kâtipler yetiştiren fabrikalar. Hintlilere işe yarar tek bir el sanatı öğretmedik. Buna cesaret edemeyiz; endüstride rekabetten korkarız. Hatta çeşitli endüstrileri ezip yok ettik. Hint muslinleri nereye gitti şimdi? Kırklarda ya da daha öncesinde Hindistan’da denize açılan gemiler yapılıyordu ve bunlar için adam da yetiştiriliyordu. Şimdi burada denize açılabilecek bir balıkçı teknesi bile yapamıyorsunuz. XVIII. Yüzyıl’da Avrupa standartlarıyla en azından boy ölçüşebilecek toplar dökülebiliyordu. Şimdi, biz Hindistan’da yüz elli yıl kaldıktan sonra bütün kıtada pirin. bir fişek kartuşu bile yapamaz duruma geldiniz. Hızlı gelişebilen Doğu ırkları, yalnızca bağımsız kalanlar oldu. Japonları örnek vermeyeceğim ama Siyam’ın durumuna bak…”
