- Orijinal Adı: Il Deserto dei Tartari
- Yazar: Dino Buzzati
- Yayınevi: İletişim Yayınları
- Basım Yılı: 2004
- İlk Basım Yılı: 1940
- Sayfa Sayısı: 232
- Çeviren: Hülya Tufan
Bu yaşıma kadar neden okumamışım dediğim bir kitapla karşınızdayım bu defa – müthiş çarpıcı, okuyanların çok yüksek puanlar verdiği ama yine de fazla popüler olmayan bir kitapla. Bunun sebebi belki de İtalyan edebiyatının ülkemizde biraz gölgede kalmış olmasıdır. Açıkçası benim de eserlerine pek aşina olduğum bir edebiyat değil İtalyan edebiyatı. Biraz bu yüzden, biraz da daha önce bahsettiğim gibi çok beğenilen kitaplara artık mesafeli yaklaşma eğiliminde olduğumdan geciktim bu kitabı okumakta.
Bilinmeyen bir ülkede geçiyor roman. Okulu yeni bitiren Teğmen Giovanni Drogo’nun ülkenin kuzey sınırındaki Bastiani Kalesi’ne tayin edilmesi ile başlayan kitap bekleyişi, umudu, günler gezçmezken yılların tozu dumana katarak koşup gitmesini konu alıyor. Bu geçişi, gelecek ümidini ince ince işlemiş yazar.
Tatar Çölü farklı bir eser. Anlattığı konuya yakışır şekilde çok hareket barındırmıyor, ağır ağır ilerliyor ama yavaşça insanı içine çekiyor ve nihayet tokat gibi bir iz bırakıyor insanın kalbinde. Kahramana “Drogo, yapma, inat etme, dön artık, yolun sonu yok…” diye seslenirken aslında kendi yolumuzun sonunun olup olmadığını pek de düşünmediğimizi fark ediyoruz.
Ben bu kitabı ömrüm varsa birkaç kere daha okuyacağımı düşünüyorum. Altını çizdiğim çok fazla satır barındırıyor. “Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap” listesi içinde yer alsa da, bence ölmeden önce değil, hayatın başlarında okunması gereken bir kitap Tatar Çölü. Özellikle Drogo ile benzer çark içinde yaşayan, kendini sonsuz bir bekleyişe kaptıran memurlara – ve tabii ki benzer durumda olanlara – önerebilirim rahatlıkla.
Kitaptan…
İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.”
Sonra mı? Sonrası bu kadar,” diyordu Ortiz, boyun eğen bir gülümsemeyle. “Sonra biraz daha bekleyeceğim… İşte gerektiği biçimde yapılan görevin ödüllendirilmesi bu kadardır…” diye tamamlıyordu sözlerini şaka yaparak.”
