- Orijinal Adı: Down and Out in Paris and London
- Yazar: George Orwell
- Yayınevi: Can Yayınları
- Basım Yılı: 2015
- Sayfa Sayısı: 244
- Çeviren: Berrak Göçer
Roman ve uzun öykü türündeki eserleriyle meşhur olan Orwell bu kez farklı türde bir kitapla karşımıza çıkıyor. Yazar toplumsal sorunların üzerine eğilmiş yine – ama bu defa üzerinde pek konuşulmayan bir konu olan fakirlik üzerine yazmış. Ve de yazılanlar kurmaca değil. Yazar, fakirliği tecrübe etmiş, gerçekten de önce memleketinden uzakta, Paris’te, sonra da evi olan Londra’da beş parasız kalmış. Tek lokma yemeden günler geçirdiği, saatlerce karın tokluğuna çalıştığı, berduş barınaklarında uyumak zorunda kaldığı zamanlar olmuş. Yazar bu süre zarfında yaptığı gözlemleri çok net ve çarpıcı bir şekilde göz önüne seriyor kitapta da. George Orwell’la birlikte garsonların da, dilencilerin de, yardım kuruluşlarının yatakhanelerinde kalan berduşların da hayatlarına dahil oluyoruz. Orwell’in kalemine çoğu kişi aşina zaten, anlatmak istediklerini doğrudan ve etkileyici biçimde iletiyor. Bu eseri de diğerleri gibi insanın bakış açısını etkileyecek nitelikte. Daha önce düşünmediğim konular hakkında farklı bir bakış açısıyla düşünmemi sağladı. Ve her zamanki gibi Orwell okumaktan zevk aldım. 🙂
Kitaptan…

Yoksullukta insana büyük bir teselli sağlayan bir başka his daha var. Dara düşen herkesin bu hissi tecrübe ettiği kanaatindeyim. Bu, nihayetinde kelimenin tam anlamıyla meteliğe kurşun attığınızı bilmenin getirdiği rahatlık, neredeyse mutluluk hissi. Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız. Bu birçok endişeyi gideriyor.”
‘Sen, yazmak istediğini söylüyorsun. Yazmak boş iş. Yazarak para kazanmanın tek bir yolu var, o da yayıncının kızıyla evlenmek.’”
Asıl soru şu: Bu kölelik neden devam ediyor? İnsanlar, tüm işlerin mantıklı bir amaca hizmet etmke adına yapıldığına gözü kapalı inanıyorlar. Başkalarının hoş olmayan bir iş yaptığını görünce, bu işin gerekli olduğunu söyleyerek her şeyi çözdüklerini sanıyorlar. Söz gelimi kömür madenciliği zor bir iş ama gereklidir, kömüre ihtiyacımız var. Lağımda çalışmak tatsız bir iş ama birilerinin lağımda çalışması lazım. Plongeur’lerin işi için de benzer bir durum geçerli. Birtakım insanların lokantalarda beslenmesi lazım, bu yüzden de birileri haftada seksen saat bulaşıkları temizlemeli. Bu medeniyetin bir gereğidir, dolayısıyla sorgulanamaz.”
Bir adamın bir ağaç kestiğini görünce, sadece ve sadece kaslarını kullandığı için sosyal bir ihtiyacı giderdiğine inanıyoruz; çirkin bir heykel için güzel bir ağacı kesiyor olma ihtimali hiç aklımıza gelmiyor. Plongeur’ler için de aynı durumun geçerli olduğu kanaatindeyim. Ekmeklerini alınteriyle kazanıyorlar ama bu, yararlı bir iş yaptıkları anlamına gelmiyor; belki de çoğu zaman bir lüks bile olmayan lüks tedarik ediyorlar.”
Her nasılsa dürüst kalmış bir zengine, çalışma şartlarının iyileşmesiyle ilgili soru sorulduğunda çoğunlukla şöyle cevap veriyor:
‘Yoksulluğun hoş bir şey olmadığını biliyoruz; hatta bize dokunmayacak kadar uzağımızda kaldığı için ne denli tatsız olduğunu düşünerek kahrolmaktan aslında zevk alıyoruz. Ama bu konuda bir şey yapmamızı beklemeyin. Siz alt sınıflar adına üzülüyoruz, tıpkı uyuz bir kediye üzüldüğümüz gibi; ama şartlarımızın düzelmesini engellemek için elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Tam da bu halinizle çok güvenilir olduğunuz kanaatindeyiz.”
Zira eğitimli kesimin çoğunluğu yoksulluktan ne anlar? Villon’un şiirlerinin bendeki baskısında editör, “Ne pain ne voyent qu’aux fenetres” dizesini dipnotla açıklama ihtiyacı hissetmiş; işte açlık, eğitimli insan için bu denli uzak bir tecrübe (Ekmeği ancak pencerede görürler).”
Dilenciler neden hor görülürler? Çünkü gerçekten de evrensel olarak hor görülüyorlar. Bence sebebi çok basit, düzgün bir geçim kaynakları olmadığı için. Esasta bir iş yararlı mı yararsız mı, üretken mi asalakça mı kimsenin umrunda değil; tek beklenti kârlı olması. Çağımızın tüm o enerji, randıman, sosyal hizmet ve diğer laflarında, ‘Para kazan, yasal yollardan kazan ve çok kazan’dan başka ne anlam var ki? Para en büyük erdem sınavına dönüştü. Dilenciler bu sınavda çakıyor, bu yüzden de hor görülüyorlar. Eğer dilenerek haftada on sterlin bile kazanabilse, dilencilik ânında saygın bir mesleğe dönüşür.”
‘Attan inip eşeğe binen’lere diğer herkesten daha çok acınması gerektiği düşüncesi işte bu yüzden saçmalık. Gerçekten acınması gereken kişi, baştan beri eşeğe binen ve yoksulluğun karşısına boş, aciz bir zihinle çıkan kişidir.”
Geliriniz belli bir seviyenin altına düşer düşmez insanların kendilerinde size vaaz verme ya da sizin adınıza dua etme hakkını bulmaları çok ilginç.”
Yine de çulsuz kalarak kesinlikle öğrendiğim bir-iki şeye değinebilirim. Bütün berduşların ayyaş pislikler olduklarını asla düşünmeyeceğim, sırf bir peni verdim diye bir dilenciden minnet beklemeyeceğim, işsiz bir adamın yorgun olmasına şaşırmayacağım, Selamet Ordusu’na yardım etmeyeceğim, giysilerimi rehine vermeyeceğim, sokakta dağıtılan bir el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir lokantada keyifle yemek yemeyeceğim. Bu da bir başlangıç.”
