- Kitabın Adı: Hindistan’a Dair
- Yazar: Halide Edib Adıvar
- Yayınevi: Can Yayınları
- Basım Yılı: 2014
- İlk Basım Yılı: 1938
- Sayfa Sayısı: 215
Halide Edib, bana kalırsa sadece Cumhuriyet Türkiye’sinin değil, hâlen Türkiye’nin en aydın insanlarından biri. Kendisine genelde romanlarıyla aşina olsak da çeşitli konularla ilgili kurgu dışı eserlerinin basıldığını görmek de çok sevindirici.
“Hindistan’a Dair”, yazarın Hindistan seyahatindeki gözlemlerini, notlarını içeren bir eser. Ülkemizin bağımsızlık mücadelesinden yüz akıyla çıkmasının ardından yazar, daha önceden tanıştığı iyi dostu olan, Dr. Ensari tarafından konferans vermek üzere Hindistan’a çağrılmış. Ülkenin birçok şehrinde konuşma yapan yazarın konferansları büyük ilgi toplamış. Bu seyahate ilişkin notlarını da ilk olarak “Inside India” ismiyle İngilizce yayımlamış, daha sonra kitabın bazı kısımlarını Türkçe olarak tefrika etmiş.
Anladığım kadarıyla Halide Edib, Hintliler üzerinde büyük bir etki bırakmış. Hülya Adak’ın sonsözünde belirttiği üzere, kurtuluş mücadelesine ilişkin romanı “Ateşten Gömlek”, İngilizceye çevrildikten sonra Lahor’da “Daughter of Smyrna”ismiyle basılmış. Bu kitabın önsözünde ise Halide Edib’in, bu eseriyle Hindistan’daki milliyetçilik duygularının alevlenmesine katkıda bulunduğu ifade edilmiş.
Halide Edib çok sevdiğim bir yazar olduğundan Hindistan’a dair görüşlerini merak ettiğim için okumaya başlamıştım bu kitabı. Bir süredir Hindistan’da yaşadığım için de yazdıklarını günümüz Hidistan’ıyla karşılaştırma imkânım oldu. Şunu söyleyebilirim ki, yazarın gözlemleri ve bunları ifade ediş tarzı gerçekten müthiş. İşin tuhafı, değindiği hususların çoğu hâlâ geçerli. Yani kitap doksan yıl önce değil de şimdi yazılsaydı yine ülkeye ve halkına ilişkin birçok şeyi aynı şekilde anlatırdı. Bağımsızlık öncesi Hindistan’la ilgili de bilmediğim birçok şeyi öğrendim sayesinde.
Velhâsıl, Hindistan’la ilgili duyduğumuz, izlediğimiz çok fazla şey olsa da bunların çoğunu esasen yanlış biliyoruz ya da daha önce hiç duymadığımız şeyler de var. Ülkenin demografik yapısı nasıl? Hintli nedir, Hindu nedir, filmlerde hep gördüğümüz başı sarıklı adamlar (Sihler) kimdir, Müslüman nüfusu ne kadar, Hıristiyan var mıdır, çeşitli dinlere mensup insanların, cemaatlerin birbirleriyle ilişkisi nasıl? Mahatma Gandhi kim, nasıl bir insan? Ülke İngilizlerden bağımsızlığını nasıl kazanmış? Öncesinde kimler tarafından yönetiliyormuş? Bu ve benzeri soruların cevaplarına dair bir merakınız varsa, “Hindistan’a Dair” güzel bir başlangıç olabilir.
Kitaptan…
Hindistan muadelesine ne zaman baksanız onun Hindu + Müslüman + İngiliz olduğunu derhal görüyordunuz.”
Hindistan, en hakiki manasıyla hilkatin atölyesi: ilahlar ve insanlar; en güzel ve en çirkin, en vahşi ve en munis hayvanlar; en eski ve en yeni şekilleriyle fikirler ve sanat… Belki tarihin yürüdüğü yolun nerelere varacağını tahmin edebilmek için küçük büyük, içinde hayat böyle dinamo gibi atan her memleketi biraz bilmek ve anlamak lazımdır.”
Evvela bu hissin tesiriyle Bursa’mızı hatırladım. Onlarda da ferah, canlı bir ruh vardır. Fakat benzeyiş bundan ibaret değildi. Bursa’yı genç ve çok yaratıcı çağında bina edenler, kemale erince Delhi’ye gelmişler, daha süslü, daha olgun eserler yapmışlar gibiydi. Bilhassa zamanla renkleri solan karanfil ve lale oymaları Asya ortasından gelen tabii bir neşe çok sade bir güzellik temsil ediyordu.”
Burada halka hizmet eden teşekküllerdeki kadınların çoğu Hıristiyan, Parsi ve Hindu. Müslümanların ekseriyeti garplaşınca sırf oranın süs, eğlence tarafını alıyor, muhafazakâr olursa zamanla hiç münasebeti olmayan, bulunduğu muhite hizmet ve faydası dokunmayan sıkı bir perde arkası hayatı sürüyor.”
Kendi kendime sordum: “İngilizler burada orta sınıfı ve asilzadegânı tutmuşlar, onlara tahsil vermiş, zengine tmişler. Onlara Garp medeniyetinin iyi, kötü her tarafını vermişler. Acaba bu gayret ve bu parayı halka, bilhassa köylüye sarf edeydiler acaba bugünkü Hindistan’ın şekli nasıl olurdu?”
Bir gün Mahatma Gandhi’ye sordum:
‘İngilizler Hindistan’a fikir olarak ne bırakacaklar?’
‘Millet mefhumu,’ dedi.”
Cemaatlerin sayısı, Hindistan’ı milletler mozaiği haline sokması orasını zapt eden yabancılar için her zaman bir kuvvetti; çünkü bu şekilde birbirinden ayrı küçük milletler gibi yaşayan bir halk için yabancı bir kuvvetin hakimiyeti adeta lazımdı.”
Neden karnı tok, sırtı pek herhangi bir insan bu adamda isyan uyandırmıyor? Neden yerden bir avuç taş alıp kafamıza atmıyor ve ‘Benimle eğlenmeye mi geldiniz?’ diye haykırmıyor? Çünkü umumiyetle iki insan örneği, insanlığın faaliyetini, emellerini kaybediyor:
Biri fazla tok, karnı şiş, çene çene üstünde, sefahatten sefahate sürüklenen, her iştihası patlayıncaya kadar tatmin edildiği için emelden, zevkten mahrum sırf dünyalığını her ne pahasına olursa olsun muhafaza etmek isteyen adam; öteki yarım açlığa mahkûm, hayvan seviyesinden aşağı yaşayarak kanıyla, teriyle birinci örneği beslemeye mahkûm olan adam!’
İngilizler Garp medeniyetinin nimetlerini orta sınıfa, yani bir ekalliyete getireceklerine, bütün vasıtalarıyla ekseriyetin seviyesini yükseltmeye çalışsalar acaba bugünkü Hindistan ne şekilde olurdu? Çünkü İngiliz istilası neticesinde en çok maddi zarara düşen hiç şüphe yok ki Hint köylüsü olmuştur. Ve bugünkü Hindistan’ı biraz anlayabilmek için kısaca bile olsa köylü vaziyetini biraz anlatmak lazımdır.”
İster milyoner ister fakir bir köylü olsun, fazla boş zamanı olan adam kadar bedbaht adam olamaz. Çünkü işsizlik kadar insanları bedbaht yapmazsa mutlak hayvanlaştıran bir şey daha tasavvur etmek imkanı yoktur.”
O gece Bombay’dan ayrıldım. Hindistan’dan birçok şey öğrendiğimi vuzuhla hissettim. Adeta iptidai bir mektep talebeliğinden çıkmış olanların hissini duydum. Hindistan’a gelirken gök kubbe altında çok, pek çok şey bildiğime kâniydim. Çıkarken yalnız bir şeyler öğrenmiş olarak değil, biraz da öğrenmek kabiliyetim de genişlemiş gibiydi.”
