- Orijinal Adı: The God of Small Things
- Yazar: Arundhati Roy
- Yayınevi: Can Yayınları
- Basım Yılı: 1997
- İlk Basım Yılı: 1998
- Sayfa Sayısı: 400
- Çeviren: İlknur Özdemir
“Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap”, BBC’nin 2019’da oluşturduğu “En Çok İlham Verici Romanlar”, yine BBC’nin ilan ettiği, Kraliçe II. Elizabeth’in Platin Jübilesi için İngiliz Milletler Topluluğuna dahil ülkelerin yazarları arasından seçilen kitaplardan oluşan “Büyük Jübile Okuması” gibi listelerde yer alan, 1997 yılında Man Booker ödülü almış bir kitap Küçük Şeylerin Tanrısı. Hintli yazar – ayrıca kendini tanımladığı şekliyle sosyal adalet ve ekonomik eşitsizlik gibi konulara odaklanan bir aktivist – Arundhati Roy’un ilk romanı.
Okuması da anlatması da zor bir roman Küçük Şeylerin Tanrısı. O kadar ağır, o kadar insanın içine oturan bir kitap ki, yalnızca 400 sayfa olmasına rağmen çok uzun sürede bitirdim. Psikolojik olarak da çok yordu beni. Bir de alışık olduğumuz yazım tekniğinden farklı olarak sürekli gelgitlerle ilerliyor. Klasik bir zaman çizgisini takip etmiyor, zaman zaman geçmişi, zaman zaman şimdiyi ele alıyor.
Çeşitli katmanlardan oluşan romanın ilk katmanında farklı kastlara mensup iki kişi arasındaki yasak aşk konu ediliyormuş gibi görülüyor. Yazarın kendisi gibi Kerala eyaletindeki Ayemenem şehrinden bir Süryani Hintli olan Ammu ile kasta dahil bile olmayan, “dokunulmaz”, “Paravan” Velutha’nın “aşk kanunlarını” çiğnemesi ve bunun kötü sonuçları (yazarın ifadesiyle “Dehşet”) esas konu gibi duruyor. Ama diğer katmanlara geçtiğimizde yazarın Hindistan’daki Bağımsızlık sonrası düzene, sosyal ve ekonomik sisteme, politik çekişmelere ilişkin görüşlerini okuyoruz. Ve bence önemsiz sayılamayacak bir katmanda da iklimi okuyoruz. Gerçekten, Hindistan’ın muson döneminin çok canlı bir tasvirini yapmış Roy. Özellikle iklime ve diğer sosyal konulara ilişkin anlattıklarının Türk okuyucular için pek bir şey ifade edeceğini düşünmüyorum açıkçası. Burada yaşayıp da bizzat şahit olmamış olsaydım benim için de pek fazla şey ifade etmezdi muhtemelen. Ama şimdi gayet net canlandırabiliyorum gözümde ve – ah.
Belirtmem gereken bir nokta da Roy’un tasvir yeteneğinin çok güçlü olması sanırım. Kitabı okuyunca “Evet, bunu yazan bir Hintli ve bana Hindistan’ı tasvir ediyor, Hindistan böyle bir yer olabilir.” dedirtiyor. Mesela şu satırlar Hindistan’ın muson havasının harika bir anlatımı:
Ayemenem’in musonlu havasının ne kadar nemli olabileceğini unutmuştu Rahel. Şişmiş dolaplar gıcırdıyordu. Kilitli pencerelerin kilitleri kopuyordu. Ciltli kitaplar, kapaklarının altında yumuşayıp kıvrılıyorlardı. Geceleri tuhaf böcekler düşünceler gibi birden ortaya çıkıveriyor ve Bebek Kochamma’nın 40 vatlık solgun ampullerine yapışıp yanıyorlardı. Gündüzleri böceklerin gevrek, yanık leşleri döşemeyi ve pencere pervazlarını kirletiyor, Kochu Maria onları süpürüp plastik küreğine alıncaya kadar yanık kokusu oluyordu.
Haziran yağmuru değişmemişti.
Gökler yarılıyor, sular boşanıyor, eski, kurumuş pınarı canlandırıyor, domuzsuz domuz ahırını yeşil bir bataklığa çeviriyor, belleğin durgun, çay rengi zihinleri bombalaması gibi o da durgun, çay rengi su birikintilerini bombardıman ediyordu. Otlar ıslak-yeşil ve mutlu görünüyorlardı. Mutlu solucanlar, sulu çamurun içinde mor mor oynaşıyorlardı. Yeşil ısırganotları eğiliyorlar, ağaçlar yere dönüyorlardı.”
Hintli yazar dediğin bence böyle yazmalı, daha önce de bahsetmiş olduğum “The Henna Artist” kitabındaki gibi popüler algıya hitap etme kaygısıyla zorlanmadan.
Pek iyi anlatamadığımın farkındayım, dediğim gibi okuması da anlatması da çok kolay olmayan bir kitap bu. Okumuş olanlar da bana hak verecektir diye tahmin ediyorum. Ama daha düzenli ve ayrıntılı bir anlatım isterseniz TedEd’te bir video mevcut.
Kitaptan…
Otuz bir yaşındaydı. Yaşlı değildi, genç de değildi; ama yaşanabilir, ölünebilir bir yaştaydı.”
Ne de olsa bir öyküyü yıkmak çok kolaydır. Bir düşünce dizisini bozmak. Bir porselen eşya gibi özenle oradan oraya taşınan bir düşün bir parçasına zarar vermek…”
Bebek Kochamma, filmi merakla beklediğini kendi kendine itiraf etmiyordu. Bu işi sırf çocukların hatrına yaptığını hissetmeyi yeğliyordu. Başkaları İçin Yaptığı Şeyler’le Başkalarının Kendisi İçin Yapmadığı Şeyler’in hesabını zihninde dikkatle tutuyordu.”
