- Orijinal Adı: Hard Times
- Yazar: Charles Dickens
- Yayınevi: Oda Yayınları
- Basım Yılı: 2009
- Sayfa Sayısı: 272
- Çeviren: Füsun Elioğlu
Victoria Dönemi edebiyatının ve realizm akımının güçlü kalemlerinden Charles Dickens’ın “Zor Zamanlar”ından bahsetmek istiyorum bu kez. Dickens 1812 – 1870 yılları arasında, Sanayi Devrimi’nin ortaya çıktığı ve dünyanın kaderini değiştirdiği yıllarda yaşamış bir romancı. Bazıları, eserlerinin edebî açıdan çağdaşlarıyla kıyaslandığında yetersiz kaldığını, yazarın sadece dönemin sorunlarına yer verdiği için meşhur olduğunu iddia etse de ben dönemine ayna tutmanın hem o yıllarda yaşayanlar hem de gelecek nesiller için faydalı olduğunu düşünenlerdenim. Bu sebeple de bu kitabı severek okudum.
Roman 1854 yılında yazılmış. Victoria Dönemi edebiyatında realist, eleştirel ve distopik bir tür olarak geçiyor. Kitabın tam ismi de “Hard Times for These Times” imiş. İngiltere’de Sanayi Devrimi’nin etkisiyle başlayan makineleşmenin (neredeyse robotlaşmanın) insanların duygularını da yok ederek onların hayatlarını ele geçirmesi hakkında, eleştirel bir bakış açısıyla yazılmış. Burada çocuklarına (ve herkese) bir makine, yeknesak fabrika çıktısı ürün gibi davranan; hayatı gerçeklerden (“Facts!”) ibaret olan Thomas Gradgrind’in duygusuz çocuklarıyla, babasının sevgisiyle ve hayalgücüyle bir sirkte yetişmiş olan Sissy’nin hayatları arasındaki fark çarpıcı bir biçimde gözler önüne serilmiş.

‘Thomas Gradgrind, bayım. Gerçeklerin adamıdır, gerçeklerin ve hesapların adamı. İki artı ikinin dört ettiği ilkesinden yola çıkan biriyimdir. Daha fazla ettiğine inandırılamam. Thomas Gradgrind, bayım – sizin için Thomas – Thomas Gradgrind. İnsanları ölçüp değerlendirmem, anında ne ettiklerini söyleyebilmem için cetvelim, tartı aletim ve çarpım tablom hep yanımdadır.’”
Kendini bu şekilde tanımlayan Gradgrind, kasaba okulunu ziyareti esnasında öğretmene de şu öğütleri verir:
Şimdi, sizlerden yalnızca gerçek bilgiyi istiyorum. Bu çocuklara yalnızca gerçekleri öğreteceksiniz. Yaşam için gerekli olanlar somut gerçeklerdir. Bu kafalara başka bir şey ekmeyin. Olanları da söküp atın! Düşünen hayvanların beyinlerini yalnızca gerçeklerle doldurabilirsiniz. Geri kalanı işlerine yaramaz. Ben kendi çocuklarımı bu ilke doğrultusunda yetiştiriyorum. Bu çocukları da öyle. Gerçeklerden şaşmayınız bayım…”
(“Now, what I want is Facts. Teach these boys and girls nothing but Facts. Facts alone are wanted in life. You can only form the mind of reasoning animals upon Facts: nothing else will ever be of any service to them.”)
Hayatında yalnızca gerçeklerin yer aldığı Gradgrind, çocuklarını da bu doğrultuda yetiştirmiştir. Yazar, Gradgrind’in çocuklarını şöyle tanıtır:
Hiçbir küçük Gradgrind Ay’a bakıp bir surat görmemişti; çünkü konuşmayı söktüğünde Ay’ı tanıyordu. Hiçbir Gradgrind tekerleme öğrenmemişti. ‘Minik yıldız, minik yıldız seni öyle merak ediyorum ki!’ Böyle bir merakları da hiç olmamıştı; çünkü daha beş yaşına gelmeden Büyük Ayı’nın yerini belirlemişlerdi. Tarladaki ineğin, şu ‘suyu içen, dağa kaçan, dağın yanıp kül olduğu’ inekle hiçbir ilgisi yoktu. İnekler otobur, geviş getiren, dört ayaklı, çok mideli hayvanlardı.”
Gradgrind’in hesaba ve istatistiklere olan tutkusu o kadar derindir ki, kızı Louisa’yı, kendinden otuz yaş büyük talibiyle (Gradgrind’in en yakın dostu olan ve tabii ki gerçeklere kendisi kadar değer veren Bay Bounderby) evlenmeye yine gerçeklerden yola çıkarak ikna etmeye çalışır.
‘Öyleyse, nedir bu konunun gerçekleri? Sen yuvarlak hesap 20 yaşındasın. Bay Bounderby, yine yuvarlak olarak söylersek, 50 yaşında, yaşlarınız açısından uyumsuzluk var; ancak imkânlarınız ve konumlarınız açısından uyum tam. Ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Bu tek bir konudaki uyumsuzluk diğer açılardan var olan uyumu etkileyecek kadar önemli mi? Bunu değerlendirirken Galler’de ve İngiltere’de evlilikler üzerine yapılmış istatistiklere de bakmakta yarar var. Rakamlara baktığımızda evliliklerin çoğunda yaşlar açısından bir uyumun söz konusu olmadığını görüyoruz. Evliliklerin dörtte üçünde damadın yaşı hep daha büyük oluyor.’”
Diğer yanda ise Sissy vardır. Sissy, gerçeklerden istatistiklerden anlamasa da, babasıyla hayaller kurar, çiçekleri sever, aç insanların toplum içindeki oranıyla değil de mevcudiyetiyle ilgilenir. O yüzden de bir makine değil, ‘insan’dır. Bay Gradgrind’in hiç hoşlanmadığı tarzda yetişmiştir yani.
‘Yirmi Numaralı Kız,’ dedi Gradgrind; ‘Seni tanıyorum. Kimdin sen?’ Köşeli parmağı kıza yönelmişti.
Yirmi Numaralı Kız kızararak kalktı ve diz kırdı:
‘Sissy Jupe, efendim,’ dedi.
‘Sissy bir isim değildir. Adım Sissy denilmez. Cecilia deyin.’”
Sissy her ne kadar Gradgrind’in tasvip etmediği şekilde yetişmiş olsa da, Dickens’a göre insan olma yolunda ilerlemiştir:
Mutlu Sissy’nin mutlu çocukları, onu sevecekler. Tüm çocuklar, çocukların dünyasıyla yetişmiş olan Sissy’yi sevecekler. Saf ve güzel düşlerden nefret edilmeyeceğini o biliyor. İnsanları tanımaya çalışıyor. Makinelerle ve gerçeklerle dolu hayatlarını küçük mutluluklarla, inceliklerle güzelleştirmeye çalışıyor. Bunlar olmazsa çocuk yürekleri kuruyacak, insanlık yaşarken ölecek. Sissy bunu; söz verdiği için, zorunlu olduğu için, kurallar, yasalar buyurduğu için, toplum baskısına boyun eğdiği için yapmayacak. Bunu görevi biliyor. Louisa bunları da düşledi mi? Bunlar olacaktı.
Sevgili okuyucu!
Bizim yaşam alanımızda da benzeri olayların olup olmayacağı bize kalmış. Gelin, hayatı oluruna bırakalım! Şöminelerimizin karşısında oturmuş, ateşimizin sönmesini izlerken, yüreğimizin yükü daha hafif olacaktır.”

Bir diğer kahramanımız da Stephen Blackpool. Stephen nezdinde de işçilerin durumu, yasaların sadece zenginlerin yararlanabildiği bir enstrüman olması eleştirilmiş.
İngilizlerin de güneşin altındaki diğer milletler kadar çok çalıştırıldığı konusundaki düşünceye ben çok katılmıyorum. Bu nedenle ben onların daha az eğlenmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Coketown’ın en çalışkan kesiminde; bu çirkin kalenin iç bölmelerinde; doğanın dışarıda, öldürücü gazların ve havanın içeride hapsolunduğu yerlerde; labirent gibi yolların zamanla oluşagelmiş meydanları bitiştirdiği ağın orta yerinde; her parçanın birinin amacı için delice koşuştuğu, tümün doğaya aykırı bir bütün oluşturduğu, omuzladığı, çiğnediği, ölümüne itip kaktığı girintilerde; duman çıkarmak için hava bulmaları gerekli bacaların yamru yumru biçimler edinmek zorunda kaldıkları, bu yamru yumruluğun orada doğanların almaları gerektiği biçimi belli edercesine yükseldiği Coketown’ın çoğunun ‘ayak işleri’ dediği işlere bakanlar arasında bir Stephen Blackpool yaşardı. Stephen gibilerin yalnızca ayaklardan oluşmalarına Tanrı bir yol bulabilseydi kimileri pek sevinirdi kuşkusuz. Ayaklar ve mideler!”
İşçi Stephen, sadece fabrikaya gidip gelmekle yetinmez, çoğunluğun yapmadığı bir şey yapar; düşünür.
Stephen’ın aklından geçenlerin arasına, hayatta karşılaşılabilecekler içinde en adaletsiz dağıtımın ‘ölüm’ konusunda yapıldığı karıştı. ‘Doğum’un eşitsizliği bile onun yanında bir hiçti. Diyelim ki, Kral’ın çocuğuyla Dokumacı’nın çocuğu aynı gecede doğuyor. Bunu, sevileni ihtiyaç duyulan birinin ölümüyle kimsesiz bir kadının ölümü hakkındaki çelişkiyle nasıl karşılaştırırsın ki?”
Patron Bay Bounderby’ye söylediği şu sözler de işçilerin durumunu gayet çarpıcı şekilde özetler:
‘Kente bir bakın, kent zengin; ama şu çalışsın diye getirilenlere; dokumak, ayırmak için getirilenlere; beşikle mezar arasında nafakalarını çıkarmaya uğraşanlara bir bakın! Nasıl ve nerede yaşadığımıza, ne saygılarda yaşadığımıza bakın. Umudumuzun ne olduğuna, nasıl bir tekdüzelik yaşadığımıza bakın. Kentte durmadan çalışan bir fabrikalar, bir de ölüm var!’”
‘Gerçek’lerle yaşayanların işçilere bakış açısını ise şöyle eleştirmiştir Dickens:
Louisa ilk kez Coketown’lı bir işçinin evine geliyordu. Onların da bir hayatı, bir kişilikleri olduğu bilincine ilk kez varıyordu. Varlıklarının yüzlerce, binlerce olduğunu biliyordu. Belirli bir süre içinde, ne kadarının ne adet üreteceğini de biliyordu. Onları karıncalar ya da arılar gibi kovanlarından, yuvalarından girip çıkarken düşleyebiliyordu. Bunu da çalışan insanlardan çok, çalışan böcekler hakkında bilgi sahibi olduğu için yapabiliyordu. … Nasıl denizi onu oluşturan damlalar olarak düşünmemişse, işçileri de tek tek insanlar olarak görmemişti Louisa.”
Bazı eleştirilerde belirtildiği şekilde edebî yönü muhteşem olmasa da, bu açılardan bakıldığında gayet eğitici bir kitap olduğunu düşünüyorum ben Zor Zamanlar’ın. Yalnız Oda Yayınları’nın bu çevirisi çok kötüydü, insanı sık sık zorluyor okurken.
